Önemsenmemek

nerede bir canlı gördüysem, orada bir güç istenci gördüm der f.nietche böyle buyurdu zerdüşt’te. güç, tüm canlılar için gereklidir. var olduğu günden beri, hayatta kalmak için, dünyayla ve hemcinsleriyle mücadele edebilmek için tüm güçlerini kullanmasını ve karşı kuvvetlerle uğraşmasını öğrendi insanoğlu. tehlikeden, riskten, gerilikten, ölümden, hastalıktan, sakatlıktan korkmadı, gücünün peşine düştü ve onu elde etti.

bebek doğar doğmaz elini kolunu hareket ettirirek, ağlayarak gücünü göstermeye başlıyor. çocuğun ilerleyen yıllarda “kişiliği” ve “özsaygısı” gücün içedönük ve dışadönük beslenimiyle gelişiyor. çoğu zaman dışadönük güç kişinin maddi imkanlarını yansıtırken; gücün içedönük kısmı “önem hissi” üzerine yoğunlaşıyor.

hatta bu “önem hissi” elde etme mücadelesine evriliyor.
aynı kavram bebekte yaşama içgüdüsü olarak görülürken, yetişkinde psikolojik yaşam nedeni olarak görülüyor; dedik ya insan biyolojik olduğu kadar kültürel de bir varlıktır.
insan yaşamının büyük bir bölümü, güç ve güçsüzlük arasındaki kavgaya sahne olur. güç dürtülerinin “kötü ve pişmanlığa sevk edici” çağrışımları ve güçsüzlükle yüzleşmek gibi acı iki hissi paylaşırız ve mantıksızlık, adaletsizlik ararız dünyamızda. güç meselesi ile yüzleşmekten kaçınmasının yegane sebebi, güçle yüzleştiğinde güçsüzlüğüyle de yüzleşmek zorunda olacak olmasıdır insanın. güçsüzlük de çoğu zaman şiddeti doğurur. psikolojik olarak güçsüz kalan insanın yaratabileceği şiddeti hayal bile edemezsiniz.

yukarıda yazdığım gibi güç ve önem hissi iç içe geçmiştir. aynı olayın biri nesnel biri öznel formudur neredeyse. güç genellikle dışa dönükken, önem dışa dönük olmayabilir. güç, her zaman kişiler arasındadır; eğer tamamen kişiselse bu zaten “metanet” olur. bu denge bozulduğunda, önem hissi kaybolduğunda; kişi “önem”in yerini doldurabilmek için dikkatini gücün farklı ve genellikle sapkın veya nevrotik formlarına yönlendirir.

hiçbir insan önemli olduğu hissi olmadan uzun süre var olamaz. bir insan “vardır”, ve bu varlığın bir şekilde olumlamasını yapmak durumunda kalır hayatının en azından belirli bir sürecinde. insana bir özbilinç verilmiştir ve insan organizması bu beklenti içerisinde yaşar.
önem hissi ve özsaygı, veya bunun yerine geçecek başka bir güç formu(fark etmez), boşluğu kabul edilemez sıkıntılara sebep olur. acı bir şekilde hayata karşı bayrak açmayla neticelenip, “mantıksız” olarak yorumladığımız insan hikayelerine sebep olur. artık hayatımızdaki ana mesele, fiziksel olarak hayatta kalmak değildir. “saygınlıkla” hayatta kalmaktır.

olumlama nerede başlar?
ailede başlar tabii ki.
farkına varılma isteği ve bunun kişisel yorumlanması bir ihtiyaçtır ve bu aileden istek haline gelir. aile bunu fark etmeli. önem verme ve farkına varma doğal bir şey olarak kabul edilirse, çocuk bu değerleri benimser ve dikkatini diğer şeylere yönlendirir.

insan güçten asla vazgeçemez. güçsüzlüklerini kabul etmektense, güçlü gördüğü rakibini hile yahut bin bir şeytani fikir ile alt etmeye kalkar. bütün derdi “ben burdayım, beni gör” demektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s