savaşlar barış için yapılır.

Deniz bitti.

Mirasyedi gibi yaşadık. artık sonu geldi, alacaklılar kapıya dayandı. günü gün ederek har vurup harman savrulduk ve değirmenin suyunun nereden geldiğine zerrece aldırmadık.

Duranın durduğu yerde hep durmaya devam edeceğini sandık. sürekli ihtimamla ona dönük yaşamak, günlerin deveranına göre aslın asliyeti içinde değişik imkanlara açık kalmasını sağlamak ve böylece onunla ayakta durmak yerine emsalsiz bir aldırmazlık ve umursamazlıkla sırtımızı döndük, dönmekle kalmadık bozucu saldırıların açtığı gedikleri görüp anlamaya, anlayıp onarmaya çalışmaya bile yanaşmadık.

Gidenlere aldırmadık, gözden ırak olanlara gönlümüzde yer ayırmadık. görünmez olup kayıplara karışanların hiç olmazsa dilimizde açtığı rahneler diri kalsın diye çaba göstermedik. kurmanın bizim değil, bizden önce geçmişte yaşamış olanların işi olduğunu, bizim, ancak onu muhafaza edebileceğimizi düşündük. onu bile hakkıyla yerine getiremedik. ancak bir darboğazla karşılaşıp da, tökezleyip düştüğümüzde aklımıza geldi onu hatırlamak. o da hatırlamak deil, bir sebep bulma telaşıyla oyalanmaktı.

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur diye belletmişti. bize bizden öncekiler. onlara da daha öncekiler. bakmak özen göstermeyi gerektirir, zordur. bakmazsan en fazla dağ olurdu. ama o sözün söylendiği zamanlarda böyleydi bu, o zamanlar bir şey bozulmuş haliyle bile içinde imar ve ıslahı için gerekli olan şeyleri barındırırdı. nitekim en fazla dağ olurdu, dağı karşılarında görenler kolları sıvar, tekrar açıp eski haline dönderirlerdi. düşünmedik ki günler kısaldığında bozulmanın onulmaz onarılmaz bir şey olacağını : “bakarsan bağ, bakmazsan dağ değil: .çöl olur.”

Ve bu kolaycılıktı ekseriyetimizi belirleyen şey. onun debelenişleri içinde bulup ortaya çıkardığı şeyler. epeyce bir zamandır “yalan”ı da dahil ettik bunlara, hem de sırlı yalanları, bedeli ağır ancak başkalarına ödetilmiş bedelleri olan yalanları. ve onun açtığı kapıdan “sahtelik” daldı içeriye, her şeye musallat oldu. sahtelik de tıpkı zıddı gibidir, ,her şeye sirayet eder, şu farkla, o ondurmaz.

Böyle bir yaşamaya, eğer yaşamak denirse tabii. neyin bel verdiğini, neyin sayesinde böyle bir “savurganlığa” güç yetirebileceğimizi ve hala nasıl olup da ayakta kalabildiğimizi; bunca zaman o bel veren şeyin sen aldırmakça, umursamadıkça nasıl belinin büküldüğünü, aldırmazlığın altında nasıl inim inim inlediğini ve günbegün yitip tükendiğini düşünmeye yanaşmadık.

Düşünmeye yanaşmaya kalmadık, başka bir sebeple değil, bizi sırf biraz daha avutup oyalacak şeylerin hatrına bizzat düşünme denen şeyin kendinisi horladık, hem de dünyanın hiçbir yerinde emsaline rastlanmayacak bir horlamayla.

Hayat hangi düzeyde yaşanırsa yaşama kabiliyeti de ona göre şekillenmekte ve o düzeye inmektedir. bütün zamanlar boyunca insana insanlığına uygun bir hayat teklif edilmiştir. ki insan olarak sahip olduğu kabiliyet ve melekeleri kaybetmesin. insan da aksine hep kolay olanı seçmiştir. fakat bu kolaycılık tercihi her zaman sahip olunanların kaybıyla sonuçlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s